Jeremy Corbyn: “Yeterince ileri gitmedik” – Ronan Burtenshaw

Jeremy Corbyn İşçi Partisi’ndeki liderlik dönemini ve karşılaştığı zorluklara rağmen ‘her dakikasından keyif aldığını’ Tribune’e anlatıyor

Jeremy Corbyn: “Yeterince ileri gitmedik” – Ronan Burtenshaw

Ronan Burtenshaw: Eski dostun Ralph Miliband İşçi Partisi’ni sosyalizmi başaracak bir araca dönüştürmenin umutsuz bir iş olduğunu tartışmıştı. Son beş yıl bu tezi kanıtladı mı yoksa kanıtlamadı mı?

Jeremy Corbyn: Her ikisi için de sonucun kesin olduğunu düşünmüyorum. Parti üyeliğinin ve destekçilerin hızla büyüdüğü 2015 yılında [Parti liderliği seçimi; -ç.n.] seçildim. Kısa bir zamanda parti üyeliğini iki katına çıkardık ve partinin yeni bir sayfa açmasını istedim. 2010 ve 2015’te ücretleri dondurmak ve kamu hizmetlerinden kısmayı sürdürmek gibi çeşitli kemer sıkma politikalarını devam ettirmeyi önermiştik, kampanyamızın temeli bu olmuştu. Benim görüşüm ülkenin köşeyi dönmesi ve geleceğe yatırım yapması gerektiğiydi, bu duruma uygun politikalar geliştirmek ve daha da önemlisi, çevresel ve uluslararası yaklaşımını değiştirmekti.

Ayrıca, bütün ülkede halk arasındaki varlığıyla, partinin çok daha demokratik ve sorumlu bir örgüt olmasını istedim. Eğer bütün yaptığı medya oyununu oynamak ve Westminster [Britanya Parlamentosu’nun mekânı olan Westminster Sarayı’nı kastediyor; -ç.n.] stratejisini sürdürmek olacaksa İşçi Partisi uzun dönemde kazanamaz. Halkı değişimin olabileceğine ve durumun iyileşebileceğine inandırmak istiyorsa halk arasında gerçek bir varlığı olmalı. Parti içindeki bürokrasi ve mevcut yapılardan en büyük direnci halk arasında örgütlenmeyi kurmak konusunda gördüm. Onlar eski biçimde devam etmek istediler, kanımca bu büyük bir hata.

Herkesin bildiği gibi, Parlamenter İşçi Partisi’nden (PİP) daha başından büyük bir muhalefetle karşılaştım. İlk yıl tamamen PİP’ten gelen baskı ile uğraşmakla geçti, sonra 2016’da ikinci liderlik kampanyası vardı ve daha büyük bir çoğunlukla kazandık. Bu, en azından, parti üyeleri arasında değişim için büyük bir istek olduğunun tanınması gerektiği an olmalıydı.

PİP’in parti ile ilişkisi çok eskiden beri bir tartışma konusu olmuştur, benim hatırlayabildiğim kadarıyla parlamenter partiyi bir bütün olarak harekete karşı daha uyumlu olacak şekilde dönüştürmeyi hedefleyen erken 1970’lerdeki İşçi Partisi’nde Demokrasi İçin Kampanya’nın kuruluşuna kadar geri giden bir tartışma. Milletvekilleri sadece üyelerimiz onları adaylık için destekledikleri ve temsil ettikleri halk orada olmalarını istediği için varlar.

Parti reformu açısından kendi sicilini nasıl değerlendiriyorsun? Yeteri kadar ileri gitti mi?

Yeteri kadar ileri gitmedik. Yeteri kadar hızlı gitmedik. Ama, seçme kurallarını ve lider seçimindeki kuralları değiştirdik, dolayısıyla bazı alanlarda biraz daha iyileşti. Haklarında tedbir alınmış olan seçim çevresi parti örgütleri üzerindeki tedbirleri kaldırdık. Hala bu tedbirler altındaki bir iki parti örgütü için ise, bu tedbirler çok da önemli değil; yani hala normal bir seçim çevresi parti örgütü gibi işlemeye ve çalışmaya devam edebilirler.

Daha ileri gitmiş olmayı dilediğim şey -açıktır ki, bu zaten olmalı- yerel parti örgütlerinin işleyişinin kültürünü değiştirmektir. Yerel halkla çok daha uyumlu olmalıdırlar. İnsanlar bana defalarca, 2015’teki seçimden sonra yerel parti örgütünün toplantısına gittiklerini ve soğuk karşılandıkları için, sıkıcı buldukları için bir daha gitmeyeceklerini söylediler. Parti’nin çevre, ekonomi, sosyal adalet ve diğer konulardaki politikalarını desteklemelerine rağmen partiden zerre kadar yakınlık görmediklerini söylediler.

Medyanın İşçi Partisi’ne ve işçi hareketine olan düşmanlığının gitmeyeceğini kabul etmemiz lazım. Bazı çok zengin ve güç sahibi insanlar politikaları ne olursa olsun İşçi Partisi’ne saldırmaya devam edecekler, çünkü aslında var olmasını bile istemiyorlar. Buna verilecek tek cevap sosyal medya ve yerel halk içindeki gündelik çalışma yoluyla kendi aramızda kuracağımız iletişimdir.

Başbakan olmana, programınızın büyük bir kısmına ve genel olarak sosyalist bir hükümetin politikalarına kendi partin içinde önemli bir muhalefet varken, bırakalım sosyalist bir hükümeti kurmayı, sosyalist bir hükümet için kampanya yapmak gerçekçi mi?

Başta PİP olmak üzere, yapmakta olduğunuz neredeyse her şeye tamamen karşı olan ve durmadan altınızı kazan güçler varken hayat pek kolay değil. Ama, parti üyelerinin büyük çoğunluğu ve sendikaların pek çoğu için böyle değildi.

Pek çok sendika toplantısına, konferansına ve etkinliğine gittim. Sıcak bir şekilde karşılandım. Verdikleri destek için işçi hareketine teşekkür etmek isterim, İşçi Partisi ile sendikalar arasındaki bağlantıdan her zaman gurur duydum. Hareketimizin temel ve içsel bir parçasıdır.

Bir ofiste manivelayı kaldırarak bir genel seçim kazanamayacağımızı söyledim. Ve beş yılı ülkeyi gezerek geçirdim; fabrikalar, okullar, kolejler, üniversiteler, parti toplantıları, sendika toplantıları, kiracıların toplantıları, her çeşit. İnsanları dinlemenin ve harekete geçirmenin bir yoluydu; çevresel değişim hakkında ciddi olanları, her iki partinin de konuştuğu ‘beleşçi’ [Irkçı ve sağcıların, sosyal yardım alan yoksullar ve göçmenler için kullandığı hakaretamiz sıfat; -ç.n.] anlatısına son vermek isteyenleri bir araya getiren toplantılar. Bir daha asla; kucaklayıcı bir toplum için inşa etmeliyiz.

Hepsini yaptık. Evet, partideki muhalefet yanlıştı. Partide diğerlerine kişisel olarak saldıranlar bir an durmalı ve ne yaptıklarını düşünmeli, niye yaptıklarını düşünmeli. Milletvekili olmalarının nedeni parti tarafından önerilmeleri ve halk tarafından desteklenmeleridir.

Ülkenin çok değişik yerlerinde seçim çalışmasına katıldım ve gördüm ki, bir yandan işçi sınıfından milyonlarca insanın hayatını değiştirecek bir İşçi Partisi programı var, ancak en çok ihtiyacı olan pek çok yer o programa sahip çıkmadı. Bunun yerinde bir tanımlama olduğunu söyler misin?

Biraz basitleştirilmiş olduğunu düşünüyorum. 2019’da İşçi Partisi’nden muhafazakârlara 300 bin oy kaybettik. Biraz Liberal Demokratlara, biraz da Yeşillere ve pek çok da oy vermeyen oldu. Ancak, seçim bölgelerinde kaybettiğimiz eğilim uzun bir zamandan beri yerleşmekteydi. 1980’ler ve 90’larda büyük çoğunluklarımızın olduğu yerler, uzun bir düşüşten sonra en sonunda 2019’da yok oldu. Ülkede, her zaman lehimize olmayan, bir yeniden dengelenme oldu.

Bir örnek vermek gerekirse, kendi seçim çevremden Parlamento’ya ilk defa 1983’te seçildim. Çoğunluğumuz 5 bindi; kullanılan oyun %15’inden az. Aynı dönemde, pek çok Kuzeydoğu ve Güney Galler’deki seçim çevrelerinde çoğunluğumuz 20 bin civarındaydı. 2019’da benim seçim çevremde çoğunluk 26 bin, fakat bu, kaybettiğimiz seçim çevrelerinde olanın aynadaki resmiydi.

Londra’da görüldüğü gibi, İşçi Partisi büyük şehirlerdeki seçim çevrelerinde çok daha güçlendi, Midlands’taki ve Kuzey’deki eski tek-sanayili daha küçük şehirlerde genel olarak zayıfladı. Bunun pek çok sebebi var. Birisi, sanayisizleşmeden ve işsizlikten dolayı gençlerin ayrılması. Diğeri ise bu şehirlerde sendikaların varlığının kaybolmasıdır. Sendika üyeliği ağırlıklı olarak imalat sanayisinde ve özel sektörde olmaktan kamu sektörüne kaydı.

Başka faktörler de var: yerel yönetimlere ayrılan paralar azaldı, kamu hizmetleri ve paraları kısıldı; ve pek çok durumda parti ortada gözükmüyordu. Her yerde değil belki ama pek çok yerde sağlık ve konuta yatırım gibi konularda canlı bir kampanya yoktu. Sol’un başarılı olması için alınacak dersin yerel halk arasında etkin ve aktif olması gerektiğidir diye düşünüyorum. Gelecekteki seçimleri bize kazandıracak olan şey alımsatımsal [transactional] politikalar olmayacak.

İşçi Partisi’nin tarihindeki alışılmadık bir liderdin, geniş anlamıyla sosyal demokrat olan bir partinin tepesindeki sosyalist bir lider olarak belki sadece George Lansbury ve Michael Foot ile karşılaştırılabilirsin. Günden güne ne kadar zor olduğuna dair, karşılaştığın zorluklar ve krizlerle ilgili olarak, bize biraz içgörü verebilir misin?

Günden güne, bu partideki herhangi bir lider için geçerli, zaman yönetimi ve yerine getirmeye çalıştığın amaçlara dair büyük bir baskı var. Tamamen Westminster batağına saplanmak ve her şeyi orada o anda ne oluyorsa onun merceğinden görmek çok kolay. Ülkedeki politik olarak en angaje olmuş insanlar parlamentoyu izlerken, halkın çoğunluğu bunu yapmaz; hiç takip etmezler. Onunla [Parlamentoyla] özel olarak ilgilenmezler ve kullanılan dili ve tarzını oldukça anlaşılmaz bulurlar.

Parlamentoyu kendi davanı anlatmanın bir yolu olarak kullanmalısın, kendi argümanlarını öne sürmek ve hükümete meydan okumak için, çünkü bunu yapmak için bir fırsattır. Ama politikanı dışarıya da çıkarmak zorundasın. Dolayısıyla, parlamenter alemde harcadığım zamanla, ülkeyi dolaşmak ve aynı zamanda da kendi seçmenlerim için harcayacağım zamanı dengelemeliydim. Bir çeşit bir kalıp üzerinde çalıştık: parlamento oturum halindeyken en geç çarşamba akşamına kadar orada olacaktım, perşembe, cuma, cumartesi ve pazar sabahı ya kendi seçmenlerimle olacak ya da başka yerlere gidecektim. Ofisimdeki en gürültülü tartışmalar zaman tahsisi üzerine olanlardır. Kendi seçmenlerim için zaman konusunda her zaman ısrarcı oldum, çünkü bir milletvekili olarak sorumluluklarını yerine getirmenin önemine inanırım.

Sonra tabii, önceliklerini nasıl belirlediğin sorusu var, çünkü her sorunla uğraşamazsın. Politika geliştirmeyi al. Sadece iklim değişikliğiyle uzlaşmamak yetmez, yeşil sanayi devrimi için alternatif bir politika öne sürmek lazım. Özellikle Rebecca Long-Bailey’in üzerinde çok çalıştığı politikamız büyük bir başarıydı. Bu politikanın ardındaki temel nokta çevrenin niş bir şey olarak görülmemesidir, yani çevrecilere hitap eden bir çevre politikan var ama daha geniş bir izleyici kitlesiyle tartışmaktan kaçınıyorsun.

Bizimki, “Biz yeşil bir sanayi devrimi istiyoruz. Diğer sanayi devrimlerinden farklı olarak gücü yeniden dağıtacağız, çevremizi iyileştireceğiz ve insanlara gelecekleri hakkında güven vereceğiz,” demekti. Çünkü, çevreyi kirleten sanayilerde çalışan insanlara gidip, “Üzgünüz, burası çevreyi kirletiyor, burayı kapatacağız,” diyemezsin. Yeni sanayi, yeni işler geliştirmeli, sürdürülebilir yapmalısın.

Bu sorunla, 2015’te, Dublin’de GMB sendikasının liderlik seçimi sırasındaki tartışmalarda karşılaştım. Sorun hidrolik çatlatma üzerineydi, GMB konferansı bir gün önce iş olanakları yaratacağı için destek oyu vermişti. Açık ki, çatlatma sürecinin hem kurulumu hem de işletmesi sırasında iş olanaklarının olacağı açık, ama şüphesiz imalatta da. “Bakın, üzgünüm. Ama bu politikada sizinle aynı fikirde değilim. Yeraltı su tabakasına zarar vereceği için, su tablasını kirleteceği için ve karbondioksit emisyonu yaratacağı için karşıyım. Ama, rüzgâr, güneş ve jeotermal enerji üretimine büyük bir yatırımdan yanayım. Ve aslında, böylece daha çok iş olanağı yaratılacak. Uzun dönemde sürdürülebilir, ama hidrolik çatlatma sürdürülebilir değil,” dedim.

Aynı şekilde, sosyal adalet ile ilgili olarak, 2015 liderlik seçimi kampanyasının dönüm noktalarından biri partinin Muhafazakarların refah reformu yasa tasarısına tarafsız kalacağıydı. Bunun nedenleri bir genel seçim kaybetmiş olmamız ve bunun halkın sosyal yardımların kesilmesinden yana olduğunu göstermiş olmasıydı. Öyle bir şey gösterdiğini düşünmüyordum.

Yasa tasarısına karşı oy verdim, kesinlikle eminim ki doğru olanı yaptım. Sosyal yardım alanların beleşçi olduğu gibi mecralara asla girmemeliyiz, çünkü biz herkese bakan kapsayıcı bir topluma inanıyoruz, herkese bakmayı garanti eden bir sosyal güvenlik sisteminiz olmalı. Modern Britanya’da, pek çok insana bakılmıyor. Çok büyük dışlanma var; COVID-19 krizinin gösterdiği gibi, çok sayıda insan marjinal var olma koşullarında yaşıyor.

Benim evimden beş dakika bile uzak değil, Finsbury Park civarında dolanan insanlar var, kamu fonlarına başvuramıyorlar, gelirleri yok ve krizden dolayı nakit karşılığı işler de bulamıyorlar. Umutsuz durumdalar ve yemek yemek için camiye ya da kiliseye güveniyorlar. Bu modern Britanya. Dolayısıyla, bu çeşit kararları değiştirmemiz gerektiğine kaniydim.

Kamu sahipliği ve uluslararası konularda da tartışmayı değiştirdiğimizi düşünüyorum. Demiryollarının özelleştirilmesi yanlıştı. Tren işleten şirketlere para akıttık ve pek çok kişi çok para kazandı. Aslolarak, kamu altyapının parasını ödedi ve kârı özelleştirdik. Her zaman tam kamu sahipliğini savundum ve Andy McDonald’ın yazdığı, kamunun sahibi olduğu demiryolu sistemi üzerine ‘GB Rail’ başlıklı belgeyle gurur duydum.

Uğruna mücadele ettiğimiz kamu mülkiyetinin 1940’lar modelindeki gibi, aslolarak hükümetin kamusallaştırılmış sanayilerin yönetim kurullarını tayin ettiği ve sonra özel sektör modeline göre işletildiği gibi olmayacağı konusunda da sarihtim. Çok daha demokratik bir mülkiyetten yanaydım. Su hizmetinde de bunu dayattık, daha çok yerel halk grupları ve yerel idare müdahalesi, nehir havzaları temelli çevresel yaklaşımlar. Bunun için de büyük bir destek vardı, ama tahmin edileceği gibi, su şirketlerinin büyük kısmına sahip olan serbest yatırım fonlarından [hedge funds] gelen muhalefet de.

Uluslararası politikaları da etkilemek istedim. Ekonomik eşitlik, insan hakları ve adalete saygı yoluyla daha barışçıl bir dünyaya ulaşabileceğimize kuvvetle inanıyorum. 2003’te Hyde Park’ta Irak Savaşı’na karşı yaptığım konuşmada uyarmıştım: eğer Irak’a savaş açarsanız gelecekteki hangi çatışmaların kapısını açtığınızdan, yerlerinden edeceğiniz insanlardan veya ortaya çıkacak terörizmden haberiniz yok.

Lider olarak politikamızı değiştireceğimize ve Irak’tan özür dilemeye kararlıydım. Chilcot Soruşturması’na [İşçi Parti’li Başbakan Gordon Brown tarafından 2009’da açılan, Britanya’nın Irak Savaşı’ndaki rolü hakkındaki çok kapsamlı bir kamu soruşturmasıydı. 2016’da yayımlanan rapor Tony Blair’in savaşa girme ve savaş sonrası işgal kararını kesinlikle mahkûm etti; -ç.n.] cevap verdiğim ve sonra Irak’ta yakınlarını kaybetmiş ailelerden kayıtsız şartsız özür dilemeye gittiğim gün PİP’ten en yoğun muhalefete maruz kaldım. Irak’ta aile üyelerini kaybetmiş ve bunun nedenini bilmek isteyen bir grup insanın karşısında duruyor olmak, bütün bir beş yılın en dokunaklı anlarından biriydi.

Parti’yi yönetmekteki iç sorunlar kadar, liderliğini belirleyen daha geniş politik sorunlar da vardı; belki de Brexit herhangi bir başka sorundan daha çok böyleydi. Bu sorunun nasıl ele alındığını düşünüyorsun?

Sosyalist bir toplumda yaşamak istiyorum ve oraya varmak için herkesin katılacağı en iyi yolu kullanarak bunu yapmak istiyorum. Yaptığın her şeyi son tahlilde ulaşmak istediğin amaca göre ayarlamalısın. Bütün bir yetişkin yaşamım boyunca Avrupa Birliği ve Ortak Pazar politikada bir faktör oldular. Aslında hala 1975 referandumundan kalma bildiri ve broşürlerim var. Merak etme, şimdi onları çıkarmayacağım!

Neyse, o zamanki Ortak Pazar’a muhalefetimin nedeni sadece bir pazar olmasıydı. Sosyal bir Avrupa [bu projenin] pek de parçası değildi. O kampanya, serbest piyasa politikasının ülkenin sosyal altyapısına zarar vereceğini düşünen ve Ortak Pazar’a karşı çıkan milliyetçi güçlerle Sol arasındaki rahatsız bir kampanyaydı. Hayır kampanyasında gerilimler vardı, muhtemelen 1975’teki Evet kampanyasında olduğu gibi. Referandum sonucunda çoğunluğun kararı Ortak Pazar’da kalmaktan yana çıktı, ama koşulları biraz değiştirerek. Margaret Thatcher’ın kesin muhalefeti, sonunda, ortanın solu arasında desteği mobilize etmekte muhtemelen büyük bir rol oynadı. Avrupa politikalarında, çalışma hakkı, çevreyi koruma ve aynı zamanda AB ticaret anlaşmalarında insan haklarına işaretler gibi ilginç olan (her ne kadar bu maddeleri zorlamak için etkisiz kalsalar da) inkar edilemeyecek şekilde kuvvetli bir sosyal öge var. AB’de kalmak ilkesi için destek büyüdü. Parti içindeki pozisyon da kalmaktan yana olmuştu.

Parti nihayetinde bir referandumu desteklemek fikrine geldi, muhtemelen kazanmanın çok kolay olacağı ve Nigel Farage’ın da çenesinin kapatılacağı inancıyla. Ama öyle olmadı. Ben, AB içinde “Kal ve Reforme Et” ajandası için kampanya yürüttüm. Muhafazakarlarla birlik olarak bunu yapmak ve İskoçya’daki “Birlikte Daha İyiyiz”in [İskoçya’da 2014’te yapılan bağımsızlık referandumunda İşçi Partisi’nin tutumuna gönderme; -ç.n.] hatalarını tekrarlamak istemedim. Biz “Kal ve Reforme Et” için bir İşçi Partisi kampanyası yürüttük ve ben bütün ülkeyi dolaştım.

Referandum sonucu gösterdi ki, Thatchercı sanayisizleştirme politikaları yüzünden en yüksek işsizliğe maruz kalan topluluklar Hayır oyu verdiler. Benimki gibi büyük şehirler içindeki topluluklar, ki onlar da Thatchercı politikalar yüzünden büyük sıkıntılara uğradılar, Evet dediler. Sıklıkla söylediğim gibi, asgari ücret alıyorsanız, güvenli olmayan bir işte ya da sözleşmesi olmayan, iş olduğunda patronun size haber verdiği [zero-hour contract] bir işte çalışıyor ve Kuzey Londra veya Mansfield’de [İşçi Partisi’nin 1923’ten beri milletvekili çıkardığı Kuzey İngiltere’deki Mansfield’de Muhafazakar Parti ilk defa 2017 seçimlerinde bin 57 oy farkıyla seçimleri aldı, bu fark 2019 genel seçiminde 16 bin 306 oya çıktı; -ç.n.] kiralık bir evde oturuyorsanız çıkarlarınız aynıdır. AB’de kalmak konusunda farklı fikirlere sahip olabilirsiniz ama içinde yaşadığınız bu toplumda çıkarlarınız aynıdır.

Seçimden sonra da sorun tekrar önem kazanınca, bu mesajı anlatmaya çalıştım, ama zordu. Parti, kaçınılmaz olarak, pek çok iç tartışma yaşadı, özellikle de PİP ve gölge kabine içinde. Çıkış yolunun 2019’daki Genel Kurul’un neredeyse oy birliğiyle kabul ettiği anlaşma olduğunu düşündüm. Bunun anlamı şuydu: AB ile bir ticaret ve gümrük düzenlemesi müzakere edecek ve bunu altı ay sonra referanduma sunacaktık. Ve bu şu ya da bu şekilde meseleyi sonlandıracaktı.

Bu anlaşma inanılmaz derecede yoğun bir tartışmanın sonucuydu. Maalesef, kabul edildikten sonra, pek çok kişi, “Tamam, olur. Biz şimdi kendi yolumuzdan gidiyor ve aynen daha önce olduğu gibi tartışmaya devam ediyoruz,” dedi. Boris Johnson bu durumu genel seçim kampanyasında sinizmle sömürerek, Brexit işini bitireceğini söyledi. Muhafazakârlar bu inanılmaz basit mesajı ortaya sürdüler ve medya da buna katıldı.

Eğer 2019 Genel Kurulundaki anlaşmaya bağlı kalsaydık, tartışmayı ve gündemi sosyal adalete taşıyabilirdik. Ama yapmadılar. Tartışma şu ya da bu yoldan sürekli beslendi. Newcastle’da yaptığımız büyük bir mitingde Ian Lavery [2010’dan beri İşçi Partisi milletvekili, 2002-2010 arasında Ulusal Maden İşçileri Sendikası Başkanı; -ç.n.] çok iyi konuştu. “Kalmaktan [AB’de] yana bir partide olmak istemiyorum, ayrılmaktan yana bir partide olmak istemiyorum, sosyalist bir partide olmak istiyorum,” dedi.

Her neyse, sonuç neyse o oldu. Şimdi beceriksiz ve tehlikeli bir Muhafazakâr hükümet iş başında. AB ile bir çeşit bir anlaşmaya varmak zorundalar ama zor görünüyor. Biz çok daha iyisini yapabilirdik.

Daha iyi bir yol var mıydı? Tabii ki parti 2017’deki pozisyonunu koruyabilirdi, yani referandum sonucuna saygı gösterdiğimiz ve gelecekte AB ile işleyen bir ilişki inşa etmeye çalışacağımızı söylerdik. Ama, 2018’deki Genel Kurul’a yansıdığı gibi, parti içinde ikinci bir referandum için çok büyük bir destek vardı. Sonucu 2019’da varılan uzlaşma oldu.

Mücadeleden keyif aldın mı?

Her dakikasından!

Memnun oldum, öyleyse.

Ve her gölge kabine toplantısında herkesin yaptığı katkıyı not ettim.

Tamam. Ve şimdi geriye baktığında, tarih tarafından haklılığı kanıtlanmamış olan var mı hiç?

Pek çok!


Jeremy Corbyn, İşçi Partisi’nin Islington North milletvekilidir.

Ronan Burtenshaw, Tribune’ün editörüdür.


[Tribune’deki İngilizce orijinalinden Sevil Kurdoğlu tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur