Jamie McCallum: Bu kadar feci derecede fazla çalışmamalıyız – Meagan Ray

Maria Fernandes, mesaileri arasında sıklıkla yaptığı şekilde arabasında uyurken öldü. Haftada ortalama seksen yedi saat çalışıyordu, eşine ve çocuklarına destek oluyordu ve bir anda uzun saatler çalışma ve düşük ücret ekonomisinin poster kişisi haline geldi. Aynı kaderi henüz yaşamamış olan ve yine de bunun kıyısında olan diğer işçiler açısından bir simge haline geldi

Jamie McCallum: Bu kadar feci derecede fazla çalışmamalıyız – Meagan Ray

Geçtiğimiz on yıllarda olduğundan daha uzun saatler çalışıyoruz. Fakat bu kadar çalışmak zorunda değiliz. Yeteneklerimizi geliştirmek, dostlarımızla ve ailemizle zaman geçirmek ve ne istiyorsak onu yapmak için serbest zamana sahip olduğumuz daha demokratik bir ekonomiyi hak ediyoruz.

2014 yılında Maria Fernandes adında bir kadın New Jersey’in kuzeyinde bulunan bir Wawa perakende mağazasının park alanında yaşanan bir karbon monoksit sızıntısı nedeniyle hayatını kaybetti. Fernandes bölgede bulunan üç farklı Dunkin’ Donuts restoranında haftada ortalama seksen yedi saat çalışıyordu ve hayatını kaybettiği sırada, mesai aralarında sıklıkla yaptığı gibi ısınmak üzere motoru çalışır haldeki arabasının içinde uyuyordu. Çalıştığı şirketin sözcülerinden biri Fernandes’in her zaman bir “model çalışan” olduğunu söyleyecekti.

Jamie McCallum’un “Worked Over: How Round-the-Clock Work Is Killing the American Dream” [Çalışmaktan Bitap Düşmek: Gece Gündüz Çalışmak Amerikan Rüyasını Nasıl Öldürüyor] kitabı işte bu kıssa ile başlıyor. Fakat Middlebury Koleji’nde sosyoloji hocalığı yapan McCallum’u en başta yazmaya iten şey, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki aşırı çalışma olgusu üzerine çalışma yapmak değil.

Onu buna iten, Jacobin Dergisi’ne söylediğine göre, elit akademik ortamlardaki öğrencilerin “ne kadar sıkı çalıştıklarını anlamak ve kendi çalışma etiklerini sergilemek üzere birbirleriyle neredeyse sürekli rekabet ettiği”ne dönük gözleminin teşvik ettiği bu duruma dönük ilgisi olacaktı. “Durumu hiç de fena olmayan bu insanların çalışmayı neden bir onur nişanesi gibi gördükleriyle ilgilenmeye başladım.” En sonunda, proje gelir yelpazesinin bütün kesimlerindeki işçileri kapsayacak şekilde genişledi.

Jacobin Dergisi’nden Meagan Ray, pek çok düşük gelirli işçinin neden bu kadar fazla çalışmak zorunda olduğunu, pek çok yüksek gelirli işçinin bunu istiyorlarmış gibi göründüğünü ve çalışmayı ait olduğu uygun yere koyan bir toplumu nasıl inşa edeceğimizi McCallum ile konuştu.

Meagan Ray: Geçtiğimiz on yıllar içinde çalışma zamanında ne türden değişimler yaşandı?

Jamie McCallum: Bence bazı insanlar bu kitap hakkında konuşurken ücretli ve maaşlı işçilerin çalışma saatlerinin 1970’li yıllardan itibaren kayda değer ölçüde arttığı yönündeki tek bir istatistiğe odaklanıyorlar. Bence bu istatistik gerçekten önemli.

Ancak meselenin derinine indiğinizde, oldukça fazla sayıda çeşitlilikle karşı karşıya geliyorsunuz. Benim ilginç bulduğum şey, düşük gelirli işçilerin çalışma saatlerinin en fazla artan kesim olması. Hepimiz beyaz yakalı meslek gruplarının aşırı çalıştığını az çok biliyoruz fakat bana göre hikâyenin en ilginç kısmı burası değil. Bu anlamda burada herkes açısından aşırı çalışmaya dönük bir eğilim söz konusu fakat farklı sınıflardan insanlar arasında çalışma saatindeki artış açısından eşitsiz bir dağılım mevcut.

Bir diğer boyut, en fazla düşük gelirli hizmet sektörü işçileri açısından geçerli olmak üzere, çalışma takvimlerinin ve saatlerinin artan öngörülemezliği ve oynaklığı. Bir diğer deyişle, bu işçilerin çalışma takvimleri giderek daha fazla yöneticileri ve teknoloji tarafından kontrol edilir hale geliyor. Öngörülemez çalışma saatleri tabiatı gereği sadece keyfi değil, oynaktır da. Yine, inanılmaz ölçüde stresli ve yoğun bir iş hayatına yol açarlar.

Meselenin son boyutu ise, yine çalışma saatlerinin oynaklığı ile bağlantılı şekilde [geçinmek için] yeterince çalışma saatine sahip olmayan kişilerin sayısındaki artıştır. İşverenlerin büyük kısmının çalışmak üzere haftada kırk saatin uygun olmasını beklemesi nedeniyle, haftada yirmi saat çalıştığınız bir iş bile bulmuş olsanız, makul bir mesaiyle çalışabileceğiniz ikinci bir iş bulmak zordur. Sonuç olarak, pek çok insan istemdışı işsizlikten mustariptir.

İşverenlerin insanların kırk saatlik mesai için hazır olmakla birlikte yirmi saat çalışmasından ve bu yirmi saatin haftanın hangi yirmi saati olacağını bilmemesinden nasıl bir fayda sağladığını açıklar mısınız?

Zamanında perakendecilik sektöründe çalışırken, çalışma takvimimi üç hafta öncesinden biliyordum ve takvime uygun şekilde işe gidip normal mesaimi yapıyordum. Fakat bugün, yeni teknoloji patronlara sadece işçiye ihtiyaçlarının olduğu zamanlarda insanlara bir takvim vermesine olanak tanıyor. Çok sayıda çalışma takvimi algoritmasında, bir şirket, belirli bir hava durumunda, belirli bir günde, o günün belirli bir saatinde ne kadar satış yapabileceğini belirlemesine yardımcı olan bütün etkenleri görebiliyor. Bu da o şirkete, örneğin bir perakende mağazasında ne kadar reyon görevlisine ihtiyacı olacağını belirlemekte yardımcı oluyor. Bu da sırasıyla emeğe daha az ödemesini ve daha fazla para kazanmasını sağlıyor.

Emek zamanının değişen örüntülerini anlamak adına üç açıklama sunuyorsunuz: ekonomik, kültürel ve siyasal açıklamalar. Bunlardan tek tek bahsedebilir misiniz?

Aşırı çalışma meselesini genellikle kişiler temelinde, her bir kişinin arzusuyla, isteğiyle ya da eğilimiyle ilişkili olarak düşünüyoruz. Fakat ekonomik argümanı oluşturan sorunun bireysel olmayan çok sayıda açıklaması söz konusu.

Kitapta, eşitsizliğin ölçülerinden biri olan Gini katsayısı ile son birkaç on yıl süresince çalışma saatlerindeki yükseliş arasında paralel bir ilişki olduğunu gösteren bir grafik yer alıyor. Son kırk yıl boyunca elde edilen kârların esas kısmı en üstteki insanlara giderken, ücretler ise en dipte değişmeksizin kalıyor. Eğer ücretler değişmiyorsa, o halde işçi sınıfının ve hatta orta sınıfın temel çıkar yolu büyük bir çoğunlukla daha uzun saatler çalışarak daha fazla para kazanmak oluyor.

Böylece, eşitsizlik uzun çalışma saatlerine yol açıyor. Yine, eşitsizliğin itici gücü ise sınıf iktidarı. Sınıf iktidarının temel ölçütü de, insanların uzun yıllar boyunca yeterli çalışma saatlerinin ve fazla mesai ücreti gibi şeylerin yanı sıra daha az saat çalışmasının bir aracı olmuş olan emek hareketinin zayıflamasıdır. İnsanların çalışma saatlerini azaltmasının aracının gücünü zayıflatırsanız, elde edilmiş olan kazanımlar da elden uçmaya başlar.

Bir diğer açıklama, özellikle yüksek gelirli işçilerin kendi çalışma zamanları üzerinde görece daha fazla kontrol sahibi olmalarına ve görünüşte serbest zamanın bir toplumsal fayda olmasına karşın uzun saatler çalışan hale geldiklerini açıklamakta bize yardımcı olan kültürel açıklamadır. Bu insanlar daha az çalışabiliyorlarsa bunu neden yapmıyorlar? Ben buna dönük iki neden tespit ettim. Birinci neden, yüksek gelirli işçilerin aslında düşük gelirli işçiler için geçerli olan aynı güvencesizlik kuvvetlerinin bazılarına tabi olmasıdır.

İkinci neden ise, çalışma ideolojisinin yeni bir çalışma etiği üreten şekilde değişmiş olmasıdır. Bu ideoloji kendini gerçekleştirmeye ve dışavurumcu bireyselliğe öncelik verir ve bunu çalışma yoluyla elde edebileceğinizi ve daha fazla çalışırsanız bunun daha fazlasını elde edebileceğinizi ileri sürer. Başta teknoloji endüstrisinden olmak üzere çok fazla sayıda yüksek gelirli işçi ile görüşme yaptım ve daha uzun saatler boyunca çalışmanın onlar açısından bir tür benlik duygusuna karşılık geldiğini gördüm.

Siyasal açıklamaya gelince; her iki taraf da geçtiğimiz birkaç on yıl süresince yoksul insanları belirli bir çalışma rejimi altında çalışmaya yönlendirmeye dönük bir politika izliyor. Sonuç olarak, elimizde, maaşları aşağıya çeken biçimde emek piyasasına akan aşırı fazla sayıda insan mevcut. Bu durum, insanların zamanını, insanların çocuklarıyla veya aileleriyle ilgilenmeleri ya da okula gitmeleri veya başka şeylerle uğraşmaları gereken zamanını tamamıyla gasp ediyor.

Düşük gelirli işçilerin yaşamlarında görüldüğü şekliyle aşırı çalışma sorununun gerçek dünyadaki diğer görünümleri neler?

Kitapta yer alan en açık örnek, New Jersey’in kuzeyinde üç farklı Dunkin’ Donuts restoranında mesai yaptığı sırada hayatını kaybeden kadının hikâyesi kuşkusuz. Bu insan, mesaileri arasında sıklıkla yaptığı şekilde arabasında uyurken öldü. Haftada ortalama seksen yedi saat çalışıyordu, eşine ve çocuklarına destek oluyordu ve bir anda uzun saatler çalışma ve düşük ücret ekonomisinin poster kişisi haline geldi. Aynı kaderi henüz yaşamamış olan ve yine de bunun kıyısında olan diğer işçiler açısından bir simge haline geldi.

Benim yapmış olduğum gibi büyük bir şehirde herhangi bir büyük ölçekli perakendeciler sokağında şöyle bir dolaştığınızda ve molaya çıkmış işçilerle konuştuğunuzda, bu kişilerin bazılarının mesailerine sabah 9.45’te başlayıp öğleden sonra 3.15’te son verdiklerini görürsünüz – ki bu zaman aralığı, aslında başka mesailerinin de olduğunu fark edene kadar pek de bir anlam ifade etmeyen sıradan görülebilecek zaman aralıklarıdır. Yine bu işçilerin pek çoğu size bir saat, bir buçuk saat ya da iki saat sonra bir başka işte mesaiye başlayacaklarını anlatacaklardır. Emek istatistikleri bu araları boş ya da serbest zaman olarak kaydedebilir fakat aslında bu insanların büyük kısmı bu aradaki zamanı hızla bir şeyler atıştırmak, toplu taşımayla diğer işe yetişmek ya da üstünü başını yeni mesaisi için değiştirmek için kullanmaktadır.

Buradan çıkan sonuçlardan biri, işyerinin insanların yaşamında çok geniş bir yer kapladığıdır. Haftada kırk saatten az çalışsalar bile iş aramaya ya da farklı işler arasında koşturmaya, ki bunlar da karşılığında ücret almasalar bile işi düşünmek veya iş ile ilgili faaliyetler gerçekleştirmek için harcanan zamanlardır, fazladan zaman harcamaları nedeniyle aşırı çalıştığı duygusuna sahip olan ya da kendisini bunun üzerinden tanımlayan çok sayıda insanla konuştum. Bu anlamda, aşırı çalışma ve yetersiz çalışma, artan stres ve yoğunluk ortak özelliğine sahip olan şekilde bir madalyonun iki yüzüdür ve hatta insanlar bunları bazen aynı anda yaşamaktadırlar.

Düşük gelirli işçilerin neden daha uzun saatler çalıştığını anlamak görece daha kolay fakat yelpazenin diğer ucuna yeniden bakalım. Kendi çalışma zamanları üzerinde daha fazla kontrole sahip olanlar arasındaki uzun çalışma nasıl açıklanabilir?

Bu durum benim açımdan en ilginç olan şeydi, yani kısmen çünkü ben de oldukça kendine has bir işkoliğim.

Gördüğümüz üzere, düşük ücretli işçiler geçtiğimiz on yıllarda çalışma saatlerinin aşırı derecede artmasıyla karşılaştılar fakat üst düzeylerde çalışan ve çoğunluğu erkek olan yüksek gelirli işçiler açısından da bu durum halen geçerli. Peki, bunun nedeni ne? Buradaki ideolojik mevzu genellikle sanki insanlar sadece çalışmaya dair yeni bir fikre sahip oluvermişler ya da çalışma daha iyi bir şey haline gelmiş de bizler daha fazla çalışmaya karar vermişiz gibi ele alınıyor.

Benim bu kitapta yaptığım şey, çalışma etiğiyle ilişkili bir kültürel büyülenme ile insanların çalışma biçimindeki gerçek maddi değişimleri birbirine bağlamanın bir yolunu bulmaya çalışmaktı. Başka bir deyişle, çalışma etiğine yönelik pozitif ideolojiye dönük bu yeni inancın siyasal ve ekonomik temelini bulmaktı.

Bu değişimi, sanayi işçilerinin sadece daha yüksek maaşlar ve daha nitelikli sağlık hizmeti değil, daha anlamlı işler de talep ettiği yetmişli yıllara doğru geriye dönük haritalandırıyorum. İşçiler o zamanlarda kendilerini seri üretim hattına ve saate bağlı hissediyorlardı ve altmışların ve yetmişlerin kültürel siyaseti ile temas ettiklerinde ise artık bu türden işler yapmak istemediler. Kendilerini daha fazla gerçekleştirebilecekleri şeyler yapmak istediler.

Seksenlerin sonlarında ve doksanlı yıllarda bürolarda çalışan insanlar arasında da benzer bir söylemi, büronun bir cehennem olduğu ve büro odacıklarının birer kafes olduğu düşüncesini görürsünüz. Office Space [Büro Mekânı] adlı harika filmi bir düşünün. Bence o filmde hepimizin de belirli bir duygudaşlık yaşayacağı şekilde, o kadar dışa kapatıcı ve monoton olmayan bir işe sahip olabilmeye dönük samimi arzular yer almaktadır.

Buna, bu dönem süresince büyük oranda endüstriyel bir ekonomiden büyük oranda hizmete dayanan bir ekonomiye geçilmiş olduğu olgusunu da ekleyelim. Bir hizmet ekonomisi aslında daha fazla girdiye sahip insanlara gereksinim duymaz. Burada seri üretim hattının başında öylece beklemezsiniz; daha fazla takdir yetkisine sahipsinizdir. İnsanlar kendilerini giderek bir ekip açısından değerli olan birer birey olarak görmeye başladılar. Kendinizi bir çalışma süreci açısından önemli olarak görmek olumlu bir şey haline geldi.

Şimdi eğer bütün bunları bir araya getirirseniz, daha iyi, daha anlamlı ve daha bireyselleşmiş bir çalışmaya dönük bu yeni talebi de anlarsınız. Bir sonraki adımda olan şey ise, yöneticilerin, müdürlerin, çalışma gurularının vb. dersler çıkararak çalışma sistemi üzerine yeniden düşünmeleri ve çalışmanın kendisini daha anlamlı ve kayda değer hale getiren şekilde yeniden ambalajlamaları olacaktı. Yöneticiler işçilerin daha anlamlı çalışmaya dönük bu arzusunu, yüksek gelirli işçileri açısından yeni bir çalışma etiğine, yeni bir çalışma kültürüne dönüştürmeyi becerebildiler.

Kitabınızda yer alan düşünceler mevcut COVID-19 krizine nasıl yanıt veriyor?

Pandemi patlak verdiğinde ilk düşüncem “Yok artık, hiç kimse çalışmıyorken bu uzun saatler çalışmaya dair kitabı yayınlamaya kalkıyorum, tuhaf kaçmayacak mı?” oldu.

Fakat aslında bu mesele üzerine sahip olduğum ilk veriler pek çok insanın o kadar da fazla çalıştığını gösteriyor gibi görünüyordu. E-posta kullanımının, özellikle beyaz yakalı işçiler arasında olmak üzere bazı sektörlerde gün başına kayda değer ölçüde daha fazla saati işgal ettiği ölçülmektedir.

COVID krizi, kitapta açıkladığım eğilimlerin bazılarını daha da şiddetlendirmiş ve aynı zamanda bazı beklenmeyen ve ilginç dinamikler üretmiş gibi görünüyor. Örneğin çocuk bakımı ve diğer ev içi sorumluluklar açısından, evden çalışan kalabalık oynak çalışma takvimlerine sahip insanlara ilişkin bahsettiğimiz parçalanmış gün olgusunu daha fazla yaşıyor.

Aynı zamanda, vazgeçilmez işçiler ise doğrudan kurban edilen işçiler durumundalar. Yine, yaşamlarına iş arayışının ve iş bulamayacağına dönük kaygının hakim olduğu muazzam sayılarda işsiz insanın varlığı söz konusu. Bu anlamda, yine insanların çalışma yaşamlarının yelpaze boyunca örgütlenme biçiminde çok fazla eşitsizlik görüyoruz.

Aşırı çalışma sorunu yelpazenin her yerindeki insanları etkiliyor ve emekten kâr eden sermayedarlar dışında durumu daha iyiye giden kimse yok. Peki, çalıştığımız saatlerin sayısını azaltmak için ne türden şeyler yapabiliriz?

Her şeyden önce insanların çalıştıkları saatler üzerinde daha fazla kontrole sahip olması gerekiyor, ki bu da genel olarak iş üzerinde daha fazla kontrole sahip olmayı gerektiriyor. Bunu güvenceye almanın en iyi yolu ise, sendika ya da sendika benzeri bir yapıya sahip olmaktan geçiyor. Bu konudaki en açık değişim burada yaşanıyor.

Kontrol sahibi olmaya dönük mücadele ise, temel hizmetlerin sağlanmasına dönük mücadeleyi gerektiriyor. Örneğin, insanların büyük kısmı sağlık hizmetine işverenleri üzerinden erişiyor. Çok sayıda sendikacı, sağlık hizmeti meselesinin sendikal müzakerelerde bir ayak bağı olduğunu söylüyor. Ücretler, çalışma saatleri ya da iş güvenliği üzerine konuşmaya sıra gelmiyor çünkü sağlık hizmeti üzerine didişmekle meşguller. Ulusal kamusal sağlık hizmeti ya da Hepimiz İçin Sağlık benzeri bir zemini uygulayarak bu meseleyi denklemden çıkarabildiğimizde, insanların çalışmaya dönük bağımlılıkları azalacak ve kendi işlerinin koşullarına dönük müzakere becerileri artacaktır.

Bunun için mücadele edebileceğimiz politikaların dünya üzerinde var olduğunu ve bu politikaların her anlamda hayata geçirilebilir olduğunu düşünüyorum. İnsanların daha az çalışıp daha mutlu yaşadıkları başka ülkelerdeki politikaları, sağlığımıza, bakım işlerine, tatillere vb. daha fazla zaman ayırmamıza izin verecek politikaları basitçe kopyala yapıştır bile yapabiliriz.

Son olarak, biraz daha az somut bir şey söyleyeceğim fakat bizler zamanı fazlasıyla nesnel bir şeymiş gibi düşünüyoruz, oysa kapitalizm altında bu doğru değil. İşverenler ve işçiler zamanı aynı şekilde düşünmüyorlar. İşçilerin kendi işleri üzerinde demokratik kontrole sahip olduğu bir ekonomide, buna sosyalist ekonomi diyelim, çalışma zamanı da çok farklı bir şekilde değerlendirilecektir. İşin kendisi farklı şekilde değerlendirilecektir ve insanların çalışmayı kendi yaşamlarına daha sağlıklı bir biçimde uydurmanın yolunu bulacaklarını hayal etmemiz mümkün olabilecektir.

[Jacobin’deki İngilizce orijinalinden Soner Torlak tarafından Sendika.Org için çevrilmiştir]

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur