12 Eylül: Teori, strateji ve politika üzerine notlar

Devrimci hareketimiz, strateji ve ona hayat verecek uygulama iradesi ne kelime, düpedüz sürükleniyordu! İçeriği gayet somut olarak doldurulabilecek bilinç ve iradeyle ("Öncülük" vs. başka türlü olabilir mi?) sürüklenmeye son vermek, kendi durumunun ve dışındaki gidişatın kontrolünü ele alma yönelimine girmek, en azından bu bağlamda bir farkındalık ve gayret, bizim solumuzun hiç edinemediği bir vasıf oldu ne yazık ki. Ve bu negatif özellik o günlerden bu günlere "köklenip" yapısallık kazanarak sürdü geldi...

12 Eylül: Teori, strateji ve politika üzerine notlar

71 Kuşağının kahramanca yenilgisi, halk hareketinin -geçici bir duraklama dışında- hızını kesmek bir yana daha da ivmelendirdi; hareket, üç genç devrimciyi bayrak edinerek 1974 sonrasında hızla yükseldi. Açılan irili ufaklı bütün yelkenleri (örgütler) şişirecek kuvvetli bir rüzgâr (toplumsal hareket) esiyordu. 60’ların TİP, DİSK, DDKO, Dev-Genç’i türünden tüm hareketi kucaklayan örgütler yoktu artık; sol, süreçte 52 parçaya bölünmesine rağmen, bu parçalı yapıyı da taşıyarak yükseliyordu ezilenlerin mücadelesi.

Devletin yanıtı, çekirdeğinde kontrgerilla yapılarının bulunduğu sivil faşist hareketi sokağa salmak oldu. Demirel’in deyimiyle, “iti kurda kırdırma” dönemi başlıyordu…

1974-80 sürecine bu eksen damgasını vurdu ve perde tankların sokağa çıktığı gün (12 Eylül 1980’de) kapandı.

1977-78’e gelindiğinde devrimci hareket sokak sokak, okul okul, bölge bölge dişe diş bir savaşımla, çok eşitşiz şartlarda, devlet destekli sivil faşist hareketi püskürttü.

Bu tarihten sonra sivil faşistler sokaktan çekilmedi elbette, ama başat faktör artık kontrgerilla katliamlarıydı: 1977 1 Mayıs’ından başlayarak Maraş, Sivas, Çorum, 16 Mart, Ankara Balgat katliamları, Abdi İpekçi, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancıoğlu, Kemal Türkler, Doğan Öz gibi tanınmış aydın ve bürokratları hedef alan cinayetler birbirini izledi. Sol ve işçi-emekçi hareketi bu şiddet furyası karşısında geri basmadı. Devlet katliamlarının karşı kutbunda direniş vardı: 1978 16 Mart’ında İstanbul Üniversitesi önünde sekiz devrimci öğrenciyi katleden bombalı saldırının ardından halk üniversiteye aktı ve ertesi gün DİSK genel greve çıktı. DGM’ler DİSK’in yürüttüğü kampanya ve direnişler sonucu kapatıldı, “DGM’yi Ezdik Sıra MESS’te!” sloganı dillere pelesenk oldu. Maraş Katliamı’nın dersleriyle Çorum halk direnişi örgütlendi, 60 civarı can kaybına rağmen faşist vahşet başarılı bir direnişle püskürtüldü. Türkiye 1980 kışını Çorum barikatlarıyla, Fatsa’daki yerel halk iktidarıyla karşıladı, yaz mevsimini ise İzmir’de Tariş barikatlarıyla…

Ve aynı yılın 12 Eylül’ünde tanklar sokağa çıktı…

Ezcümle direnişte, direnişçilikte bir beis yoktur; bu hengamenin içinde bir strateji kurma ve hayat vermede, başka sözcüklerle devrim ve iktidar perspektifinde ise büyük sorun vardır: Bu sorun, yetmezlik ve kabiliyetsizlik ağır bir yenilgiyle sonuçlandı.

1977-78’den sonra direniş sürüyordu ama halk yorulmaya başlamıştı. Yorgunluk saldırıların şiddeti ve yarattığı ürküntüden çok, gidişatın kördüğüme dönüşmesi ve ufukta çözüme işaret eden bir harekât planı, davranış çizgisinin görülememesinden kaynaklanıyordu.

Hiçbir ülke 12 Eylül öncesi birkaç yıla damgasını vuran türden bir gerilime ilanihaye dayanamaz.

Çelişki hançer gibi keskinleşir ve toplum şu veya bu çözümü “kabullenir”.

Türkiye’de de böyle oldu: Kördöğüşü görünümüne bürünen kavganın ufkunda devrimci bir çıkış belirginleş(tirile)meyince, toplum hiç olmazsa “can güvenliği” vaat eden askeri darbeye “razı oldu”.

Cunta öncesinin kaotik ortamında iki aktör dışında kimsenin “stratejik planı” olmadığı görüldü: Devlet ve önemi sonradan anlaşılacak olan PKK.

Devletin planının ne olduğu bugün çok iyi biliniyor: Katliamlarla halkı yor, “kurtarıcı” aramaya it, darbeye “rıza üreten” koşulları hazırla; devrimci yapıları günübirlik çatışmalardan başını kaldıramaz hale getir, geniş ufuklu bir hareket planı kurma-uygulama becerilerini dumura uğrat ya da zaten onların böylesi bir vasıftan yoksun olmalarının “keyfini çıkar”.

Nihayet her iki şart da “olgunlaştığında” son darbeyi vur.

Darbenin geleceği Ecevit’in diline düşecek kadar açıktı, “Latin Amerika modeli geliyor” demeci hatırlansın. Uluslararası ve bölgesel tablo da darbeyi “çağırıyordu”. Afganistan ve İran’ın ardından Türkiye’nin de “kayıplar” zincirine eklenme tehlikesinin belirmesi, dünya kapitalizminin lideri ve jandarması ABD’yi bir şeyler yapmaya zorluyordu. Ve herkesin malumu olduğu üzere pek milli ordumuz, ABD “düğmeye basmadan” darbe yapmazdı. 24 Ocak 1980 Ekonomi Programının darbenin sağlayacağı stabilizasyon olmadan uygulanması ise akla bile getirilemezdi.

Yani her şey çok açıktı, “cinayeti herkes biliyor”du…

Peki sol, bu “özel” olduğu apaçık olan durum karşısında ne yaptı?

Hiçbir şey ya da tekrarlayageldikleri dışında hiçbir şey! Faşistlere karşı direnmeye, dövüşmeye devam etti; halbuki günübirlik çatışmaları aşan bir tufanın geldiği apaçıktı. Ve bıkkınlık verici biçimde kendi içinde itişip kakışmayı sürdürdü; halbuki bir an önce bu saçmalığa son verip silahlı/silahsız tüm alanlarda cepheleşme, hazırlık, ortak koordinasyon/liderlik fazına geçmek gerekiyordu.

Yapılamadı.

Ve nihayet uzaklarda bir yerlerde Damdaki Kemancı Operasını izleyen Başkan Carter’ın kulağına şu sözler fısıldandı: “Bizim çocuklar yaptı…”

Zayıf yöne tutulan ayna

Kaotik ortamda yalnızca iki aktörün, devlet ve PKK’nin stratejik bir ufka sahip olduğunu söylemiştik. Peki PKK’nin stratejik bir plana sahip olması askeri darbeyi engelleyebilir ya da püskürtebilir miydi? Hayır, engelleyemezdi, püskürtemezdi. O dönemde PKK’den çok daha büyük örgütler olan Devrimci Yol, TDKP (Halkın Kurtuluşu) gibi yapıların, Kürt örgütleri dahil solu bir araya getirerek kurabilecekleri bir cephe, askeri darbeye karşı etkili bir mücadele yürütebilirdi; yani cuntanın püskürtülmesi bağlamında kendi başına PKK’nin stratejiye sahip olup olmamasının tayin edici bir önemi yoktu. Bu yapının sözkonusu vasfı sonraki süreçte etkilerini gösterdi.

İyi kötü bir stratejinin varlığını-yokluğunu ve günübirlik faaliyete “sinip-sinmediğini”, onu yönetip-yönetemediğini anlamanın en kestirme yolu, böyle bir vasfa sahip olduğu bilinen yapılarla diğerlerini kabaca da olsa kıyaslamaktan geçer. Örneğin devlet ve uzantıları günübirlik çatışmaların içindeydi; faşistler saldırıyor, karakol polisleri yazılama yapanları sopadan geçiriyor, mahkemeler tutukluyor, gardiyanlar sayım almaya devam ediyordu… Peki devletin tüm faaliyeti, ufku bu muydu, bundan mı ibaretti? Değildi, olamazdı, olmadığı da görüldü. Peki devrimci yapılarımızda günübirlik olanı aşan bir ufuk, hazırlık, yönelim var mıydı? Yoktu. Devrimci hareketimiz, strateji ve ona hayat verecek uygulama iradesi ne kelime, düpedüz sürükleniyordu! İçeriği gayet somut olarak doldurulabilecek bilinç ve iradeyle (“Öncülük” vs. başka türlü olabilir mi?) sürüklenmeye son vermek, kendi durumunun ve dışındaki gidişatın kontrolünü ele alma yönelimine girmek, en azından bu bağlamda bir farkındalık ve gayret, bizim solumuzun hiç edinemediği bir vasıf oldu ne yazık ki. Ve bu negatif özellik o günlerden bu günlere “köklenip” yapısallık kazanarak sürdü geldi…

PKK üzerinden tutulacak ayna da bunu gösterir.

PKK baştan itibaren solun klasik düşünce-davranış kalıplarının dışında bir yapı oldu.

Kabaca özetleyelim: 1974-78 arası yükseliş döneminde “tren kaçıyor” telaşına kapılmadı, köklü bir örgüt olmanın gereğinin o olduğu inancıyla dönemi -diğer örgütlerle kıyaslanamayacak oranda “hareketsiz” geçirme pahasına-, “ideolojik inşa ve kadrolaşma” süreci olarak tanımladı, bunun gereklerine yoğunlaştı. 1978’de bu meselenin çözüldüğüne inandıklarında, “ülkeye açılma, propaganda ve örgütlenme” halkasına yoğunlaştılar. Elbette sağa sola rastgele yumruk sallayıp yapılarını yorarak değil, kendilerince doğru halkaya yüklenerek. Bucak aşiretine saldırdılar. Bu hedef birçok yönüyle ilginçtir: Kürtler için en önemli (devlet dışı ve devletle iç içe) güç ve otorite temsillerinden biri olan aşiret yapısına meydan okumak (anti-feodal/ağalık karşıtı yönüyle köylülüğe hitap eden boyutu da atlanamaz); meydan okuyanı bir anda etkili, tanınır, giderek “efsaneleşen” bir güç olarak sahneye çıkarabilirdi. Öte yandan kolluk güçleri yerine ağalık kurumuna saldırmak, devletin yıkıcı hışmından kaçınmak, örgütünü daha ilk adımda ezdirmeden sürekliliğini sağlamak bakımından önemlidir.

Var mı bu davranış çizgisinde sürüklenmenin izi?

Yok.

İyi kötü, doğru yanlış kim nasıl yorumlarsa yorumlar; fakat bir hesap-kitap, plan-program olduğu apaçıktır. Cunta öngününde de aynı davranış çizgisi sürdürüldü. Öcalan, “gelmekte olan cuntanın göğüslenemeyeceği, belirli bir kadro yapısının Suriye sahasına çekilerek korunması, uygun bir hazırlığın ardından (olası) cuntaya karşı etkili bir mücadeleye girişilmesi gerektiği” tespitinden hareketle 1979’da Suriye’ye geçti. (Teyide muhtaç, ama yanılmıyorsak bazı Türkiyeli örgütlere de benzer bir öneride bulunmuş Öcalan.) Cunta sonrasında 1982’de Lübnan’da PKK ve Türkiyeli örgütler Faşizme Karşı Birleşik Direniş Cephesi’ni kurdular, bu yapı kısa süre sonra Paris’te dağıtıldı.

PKK ise bilinen perspektif ve hazırlıkları bağlamında, bu kez kendi başına, 1984 sürecini başlattı.

Ne gösteriyor tablo?

Akıntıya, sürüklenmeye karşı yüzme!

1974-78 sürecinde herkes istim üstündeyken, kendi hesabı-kitabı gereği “hareketsiz” kalmayı göze alan, 1978’de herkes bir ölçüde yorulmaya başlamışken, kendince doğru bulduğu halkaya (Bucaklar’a saldırı) yüklenerek sahneye çıkan, 1980’in öngününde tayin edici güçlerini ezdirmeyip (ve de sürüklenmeyip) daha etkili şekilde geri gelme hesabıyla geri çekilmeyi öneren ve nihayet 1984’te Türkiye sahası tarumar iken salt kendi güçlerine dayanarak geri gelen bir yapı…

Sonuç açıktır: Strateji kurma kabiliyetine/kavrayışına ve uygulama iradesine sahip herhangi bir aktöre (Devlet ya da PKK) bakmak, Türkiye solunun bu alandaki kronik açmazını göstermeye yetiyor.

Marksizm’in lafzı mı, devrimci özü mü?

Yine de bir soru yanıtlanmamış olarak kalıyor: Benzer çizgilere sahip çok sayıda Türkiyeli ve Kürdistanlı örgüt varken neden içlerinden bir tanesi etkili oldu?

Bu soruya Marksizm’in lafzı değil devrimci özü/metodolojisi bağlamında yanıt aranabilir.

Tersten bir soruyla başlayalım: Eğer Marks bulmasaydı materyalist diyalektik diye bir şey olmayacak mıydı? Yani doğanın ve toplumun işleyiş dinamikleri, Marks onları keşfettiği için mi vardır? Yoksa Marks “maddeyi”, kelimenin geniş anlamında doğa ve toplum maddesini irdeleyerek mi onların dinamikleri, yasaları hakkında teoriler oluşturdu? Soruyu salt ortaya atmak bile abesliğini anlamak için yeterlidir: Marks bulduğu ve doğaya, topluma, maddeye “dayattığı” için var olmuş değil bu dinamikler, yasalar; Marks sadece maddenin-olanın bilgisini saptamaya çalıştı. O halde Kant-Laplace teorisi kabilinden Marks’tan, Marksizm’den bağımsız başkaları da başka biçimler ve terimler üzerinden aynı bilgiye ulaşabilir; ve ulaşıp ulaşmadıkları terimlerin aşinalığı, kitaba uygunluğu vs. üzerinden değil, pratik süreçlerin açığa çıkardığı sonuçlar üzerinden denetlenebilir.

“Nesnel hakikatin insan düşüncesine atfedilip atfedilmeyeceği sorunu -bir teori sorunu değil, pratik bir sorundur. İnsan, hakikati, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği konusundaki tartışma, tamamıyla skolastik bir sorundur.” (Feuerbach Üzerine Tezler, II. Tez)

“Tüm toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe saptıran bütün gizemler, ussal çözümlerini insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılmasında bulurlar.” (age. VIII. Tez)

(Ezcümle diyalektik, doğaya, topluma, ekonomiye, dine, hukuka, edebiyata, sanata, kültüre, politikaya, akla gelebilecek her şeye-kategoriye uygulanabilir; başka sözcüklerle, her bir kategoriye zaten içkin olan özgül diyalektik saptanabilir/bilinebilir, belirli erekler için değerlendirilebilir.)

“Feuerbach, düşünce nesnelerinden gerçekten farklı duyusal nesneler istiyor, ama insan faaliyetinin kendisini nesnel faaliyet (abç) olarak kavramıyor. ” (age. I. Tez’den)

Yani maddi ya da nesnel olan sadece doğa, ekonomi vs. değildir; kendini irdeleyici/eyleyici olarak konumlandıran özneye göre, insan faaliyetinin tamamı ve tüm kategorileri -özneye dışsal olan üstyapı öğeleri dahil her şeyin nesne(l)liği anlamında- “madde”dir, nesnel gerçekliktir. Yanısıra basitçe altyapı üstyapıyı belirler denerek mevzu kapatılıp çoraklaştırılamaz. Belirlenenin nasıl, hangi dolayım ve özgünlüklerle belirlendiği ya da özerk yapısı -ki belirleyen üzerinde etkili olduğu da unutulmasın- bağlamındaki özgün dinamik ve işleyişi, tüm bir üstyapıyı; siyaseti, hukuku, devleti, dini, gelenek göreneği, kültürü nesnellik ya da Marks’ın deyimiyle “nesnel insan faaliyeti” olarak karşımıza diker: Ekonomi uzun devrelerde çok ağır değişim gösterir, öznel etkilere nispeten uzaktır; devrimcinin asıl işi, ekonomik altyapıyı (‘ilk tahlilde’ değil, son tahlilde tayin edici) hesap faktörlerinden biri olarak ele almak, bilip geçmek ve fakat esas faaliyetini tüm bir üstyapılar sahasına hasretmektir: Etkili olabileceği yegane alan budur!

Bu esaslı mesele bizde ve hegemonik resmi Marksizm’in dünya çapındaki tüm etki alanında -sözde materyalizm adına- baş aşağı duruyor: Nasıl ki altyapının üstyapıyı belirlemesinin en vülger ve indirgemeci kavrayışına takılınıp kalınmışsa; iktisadi yapı analizden şablon halinde “devrim modelleri” üretmekten tutun da, ekonomik krizin (ve analizinin) nasılsa siyasal, giderek devrimci krizi tetikleyeceği beklentisiyle asıl rollerinden; üstyapılar, kültür, ideoloji, politika sahasından deyim uygunsa uzak duruyor, kendiliğindenci beklentilerle avunuyor devrimciler. Hedeflerini gözden yitirip kendini amaçlaştıran hareket(lilik), eylem, örgüt/parti; propagandif olduğuna inanılan “görünür olma” gayretkeşliği (propaganda etkisi ne kelime, bu itici, çiğ, antipatik gösterişçilik düpedüz anti-propaganda etkisi yaratıyor), gruplar arası gereksiz ve yıkıcı rekabet vb.; bunlar bırakalım yaratıcı devrimci politikayı, politikanın (hakeza üstyapılar sahasında yürütülecek muazzam kapsamlı mücadelenin) karikatürü bile olamaz. Çünkü bu tayin edici sahanın gereği ne en keskin sloganı savurmaktır ne de öncülük böbürlenmesini kimselere kaptırmamak: İşin gerekleri bambaşkadır!

Devam edelim.

Uygulanacağı madde ve kategorilerin sonsuz farklılığının yanı sıra diyalektik; son derece farklı sınıflar, çıkarlar, ihtiyaçlar bağlamında da işlevlendirilebilir: Bilim için, burjuva düzeni ayakta tutmak için, proletarya, küçük burjuvazi ve/veya ulusal kurtuluşçu görüş açısıyla vd… Her maddenin/kategorinin diyalektiğinin somut ve özgül şekillenmesi, o madde üzerinde teorik-pratik çalışma süreçleriyle ve tabii ki “çalışanın” sınıfsal karakteri, hedefleri ve yeteneklerine bağlı olarak açığa çıkarılabilir. Ve edinilen “bilgi”nin sağlaması da kelimenin felsefi anlamında “eylem” ve sonuçları üzerinden yapılabilir. Örneğin bizce Kübalılar, Marksist terimlerden bağımsız, Küba’nın “maddesini” irdeleyerek, ezilenlerin devrim/sosyalizm diyalektiğine eylemli olarak yanıt verdiler; başka sözcüklerle Marksizm’i bilmeden ya da çok az bilerek onun devrimci özünü kendi gerçekliklerine nesnel/”pratik” olarak uyguladılar. Kitabi olana değil, özgürlük, devrim ve sosyalizmin verili toplumsal imkanlarının nesnel diyalektiğine (farkında olarak veya olmayarak) bağlı kalanlar; paradoksal olarak hem Marksizm’in özüne daha çok yaklaştılar hem de eylemlerini hiçbir şablona bağlı kalmayan bir özgürlük/özgürleşme ve yaratıcı inisiyatif temelinde inşa edebildiler. Tersi de geçerlidir: Kitabın lafzına bağlılık nice “eylemi”, partiyi kötürüm etti. 1940’lardan itibaren “resmi Marksizm” ve türevlerinden başarılı olan tek bir parti yokken neden devrimlerde ve güçlü devrimci hareketlerde ana akımın “sapma” addettiği yapılar etkili oldu? Onlar “sapma” denilip geçilebilecek yapılar mıdır, yoksa pratikleri başka bir ışık altında mı incelenmelidir? (Nihayet bu damar da geriledi dünyada, fakat ardında zengin dersler bırakarak.)

Konumuza dönersek.

Türkiye’de de klasik çizginin değil, Mao ve Che’den esinlenen Mahir, Deniz ve İbo’nun temsil ettiği çizginin devrimci damarın taşıyıcısı olması hiç de tesadüf değildir, dünya çapındaki bir olgunun izdüşümüdür. Söz konusu çizginin süreçteki gelişimi, eleştirel bir yönelimle zenginleştirilip zenginleştirilmediği bir yana, Türkiye devrimciliğinin ana damarı olduğu açıktır. Ezcümle bu damardan köklenen devrimciliğimiz 12 Eylül’e kadar altın çağını yaşadı, sonrası malum, uzatmalı bir yenilgi koridoruna sürüklendik.

Buna mukabil 71 devrimciliğinin paradigmasının Kürdistan devrimciliği tarafından geliştirilerek sürdürüldüğünü söylemek hiç de yanlış olmayacaktır.

Ulusal aşağılanma ve sömürü altındaki bir halk, defalarca tekrarlanarak diri kalan isyan geleneği ve ulusal bilinç, köylük ve dağlık bir ülke, silaha yatkınlık, Suriye, Irak ve İran’da coğrafi ve demografik olarak yaslanılabilecek imkanlar; çizgi ve strateji bu olgulara dayanılarak kuruldu. Köylü gerilla savaşı, silahlı propaganda, öncü savaşı, kır-şehir diyalektiği vb. tezler Mahir ve İbrahim’in teorisine, Denizlerin eylemine hiç de yabancı değildir; tıpkı Kürt hareketine yabancı olmadığı gibi.

Peki bu, PKK’nin son kırk yıldaki etkisini/etkinliğini açıklamaya yeter mi?

İyi kötü tutarlı-bütünlüklü bir çizginin inşası önemlidir ama salt “çizgi” kendi başına hiçbir şeydir.

Tam da bu noktadan itibaren Türkiye ve Kürdistan “maddesini” (geniş ölçekte de dünya gerçeklerini), salt güncel-konjonktürel olarak değil, ana tarihsel özellikler, eğilimler, siyasi gelenek ve yapılar açısından tanımak; atılan her somut/aktüel adımı tüm bu bağlamları ve devrim/sosyalizm hedefine yakınlaşmayı gözeterek ve “an”daki güç ilişkilerini tariflenen tarihsel ve aktüel perspektiften analiz ederek; tek sözcükle “politika sanatının” gereklerini yerine getirerek “kurgulamak” meselesi gündeme gelir. Nihayet tüm bu perspektif ve yönelimi uygulama irade ve kararlılığı gerekir. Benzer çizgiyi savunup, somut/pratik politika bağlamında bu sonuncu ve tayin edici şartı, ezcümle politika sanatının gereklerini ıskalayanlar silinip gittiler, yapabilen yapı ise köklendi ve etkili oldu: Sosyalizmden etkilenmiş ulusal kurtuluşçu praksis böyle şekillendi demek yanlış olmayacaktır. Bu yapının Marksist olduğunu iddia edecek değiliz, terminolojisiyle de ilgilenmiyoruz; ancak, ‘diyalektik metodu ulusal kurtuluşçu görüş açısıyla verili bir gerçekliğe/maddeye uygulamayı başarmıştır’, diyebiliriz.

İster Marksizm’in özü olan maddeci diyalektiğin ulusal kurtuluş ya da sosyalizm mücadelesine uygulanması deyin, ister ilgili aktörün kendi hedefleriyle bağlı bir stratejiye sahip olması ve bu “girdileri” karmaşık politika arenasında “konuşturabilme” kabiliyeti; bu vasıflara sahip aktörlerin (karşı örnek olarak ‘isyan bastırma’ stratejisine sahip devletin ve ‘isyan çıkartma’ stratejisine sahip PKK’nin) tuttuğu aynanın Türkiye devrimci örgütleri sahasında (strateji ve politika  inşa etme kabiliyeti ve doğal sonucu örgüt kurma becerisinin karşılığı bağlamında) gösterdiği şey yokluktur, en fazlasından belli belirsiz bir siluettir…

Buradaki değerlendirmenin ana hatlarından hareketle söyleyebiliriz ki; 12 Eylül’de yenilgiye yol açan ve süreçte neredeyse yapısallaşan özellikler 40 yıl boyunca kendini üretmeye devam etti, yenilgi süreklileşti.

Elde kalan inattır, devrim ve sosyalizmde ısrardır. Bu temel vasfa, bunca tecrübeye, birikime, değere ve nihayet dünya ve Türkiye’nin “devrime mecburiyetine” dayanarak köklü bir yenilenme ve atılıma mecburuz; başka yol yok!

Not: Bu yazı henüz yayınlanmamış bir çalışmadan alınmıştır.

Sendika.Org'u destekle

Okurlarından başka destekçisi yoktur